18 Haziran 2020, Perşembe

YAŞAM HAKKINA İLİŞKİN İLKER BAŞER VE DİĞERLERİ KARARI

Başvuru No: 2013/1943 Karar Tarihi: 09/09/2015

Olaylar

Hamilelik sürecinde tetkikleri Ankara’da bulunan bir sağlık kuruluşunda yapılan Meliha
Başer, 5/11/2002 tarihinde İlker Başer’i dünyaya getirmiştir. Doğum sonrasında
hareketlerinden şüphelenilen bebeğin kontroller sonucunda korpus kallosum agenezisi olarak
adlandırılan rahatsızlıkla doğduğu anlaşılmıştır.

Başvurucuların Sağlık Bakanlığı ve ilgili doktor aleyhine maddi ve manevi tazminat talebiyle
Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları davanın reddine karar verilmiştir. Bunun üzerine
Sağlık Bakanlığı aleyhine açılan tam yargı davasında İdare Mahkemesi 4/2/2013 tarihinde,
hastanede yürütülen tetkik ve tedavilerde gerekli dikkat ve özenin gösterilmediği, sağlık
hizmetinin sunumunda kusurlu davranıldığı gerekçesiyle 360.000 TL maddi ve 25.000 TL
manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

İddialar

Başvurucular, gebelik döneminde korpus kallosum agenezisi rahatsızlığının ancak 20. haftaya
kadar gelişebileceği olgusu ve söz konusu rahatsızlığın ulaştığı boyut dikkate alındığında,
gerekli teşhisin yapılması hâlinde gebeliğin sonlandırılabilecek olmasına rağmen doktorun
kusuruna bağlı olarak bu tespitin yapılmaması nedeniyle çocuğun anılan rahatsızlıkla
doğmasına neden olunduğunu belirterek yaşam, maddi ve manevi varlığı koruma haklarının
ihlal edildiğini; bu olay nedeniyle açtıkları maddi ve manevi tazminat davasında verilen
kararın çelişkili olması, Yargıtay kararlarının gerekçesiz olması, duruşma taleplerinin dikkate
alınmaması ve açtıkları tazminat davasının yedi yıldan fazla sürmesi nedenleriyle de adil
yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesine göre devletin, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan
yaşam hakkı kapsamında negatif bir yükümlülük olarak yetki alanında bulunan hiçbir bireyin
yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı sıra pozitif bir yükümlülük
olarak yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını, gerek kamusal makamların
gerek diğer bireylerin gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere
karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Anılan yükümlülükler, her bir somut olay için
ayrıca değerlendirilmesi gereken belli bazı koşullar altında bir olayda ölüm meydana
gelmemiş olsa dahi devlet açısından geçerli olabilecektir. Bu çerçevede devletin, bir kişinin
yaşamının doğrudan risk altına girmesine ve potansiyel olarak ölmesine yol açabilecek
nitelikteki üçüncü kişilerin eylemlerine ya da öldürücü bir hastalığa maruz kalmasına engel
olabilecek tedbirleri almadığı durumlarda, o kişi ölmemiş olsa dahi yaşamı koruma
yükümlülüğü ve bununla bağlantılı olarak bu duruma yol açtığı ileri sürülen eylem ve
ihmallerin etkili bir şekilde soruşturulması yükümlülüğü doğabilecektir.

Anayasa Mahkemesi, tıbbi ihmallerden kaynaklanan hak ihlali iddiaları açısından, idari
makamlar ve mahkemeler tarafından başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması
suretiyle ihlalin tespit edilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde tazmin
edilmesi hâlinde ilgilinin artık anayasal açıdan mağdur olduğunu ileri sürümeyeceğini ve bu
iki koşul yerine getirildiği takdirde bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği dolayısıyla
inceleme yapılmasına gerek kalmayacağını ilke olarak belirttikten sonra, başvuru konusu
olayda, yaşamı, maddi ve manevi varlığı koruma yükümlülüğüne ilişkin şikâyetler açısından
ihlali tespit eden ve belirli ölçüler çerçevesinde makul bir tazminata hükmeden idari dava yolu
bulunmasına bağlı olarak başvurucuların mağdur sıfatının ortadan kalktığına hükmetmiştir.
Başvurucuların adil yargılanma hakkı kapsamında ileri sürdükleri yargılamanın makul sürede
sonuçlandırılmadığı şikâyetini ise Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği etkili soruşturma
yürütme yükümlülüğü kapsamında değerlendiren Anayasa Mahkemesi, tıbbi ihmallerden
kaynaklandığı ileri sürülen ihlal iddiaları açısından sağlık kurumlarında işlenen kusurlu
eylemlerin bilinmesinin ilgili kurumlara ve sağlık personeline potansiyel kusurlarını giderme
ve benzer hataların meydana gelmesini önleme imkânı verdiğini, bu tür olaylara ilişkin
soruşturma veya davaların hızlı bir şekilde incelenmesinin sağlık hizmetlerinden faydalanan
tüm bireylerin güvenliği için büyük önem taşıdığını ifade etmiştir.

Somut olayda, başvurucuların hukuk ve idare mahkemelerindeki davalarının süratle ve etkili bir
şekilde sonuçlanmasındaki menfaatleri ile davanın çok karmaşık ve başvurucuların gecikmede esaslı
bir etkilerinin olmamasını dikkate alan Anayasa Mahkemesi, bir bütün olarak adli ve idari yargıda on
yıla yakın süren yargılama süresinin çok uzun olduğu, Anayasa’nın 17. maddesinin gerektirdiği sürat
ve yeterlilikte bir inceleme yapılmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Başvurucuların adil yargılanma hakkı kapsamında ileri sürdüğü diğer şikâyetler, Mahkemenin bu
konulardaki yerleşik içtihatları esas alınarak açıkça dayanaktan yoksun bulunmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir